MAYISHAZIRAN2023 Zekeriya Şimşek
Hemingway’in İzmir’i
Hemingway’in İzmir’i Güneş de Doğar, Yaşlı Adam ve Deniz, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Silahlara Veda, Afrika’nın Yeşil Tepeleri ve illa ki Kilimanjaro’nun Karları. Evet, mutlaka birini okumuşsunuzdur. Sade üslubuyla romanları bugün de Amerikan edebiyatının başyapıtları arasında sayılan Ernest M. Hemingway (1899-1961), Oak Park/Illinois’da dünyaya gelir; beş çocuklu ailesinin iki erkek çocuğundan biridir. Baba doktor, anne müzisyendir. Altmış iki yıllık ömrüne; dört evlilik, yirmi dokuz kitaplık bir külliyat ve dört dörtlük bir bohem yaşam sığdırır. Beş sözcükle onu tanımlamak gerekirse; “romancı, gazeteci, maceracı, alkolsever ve gezgin” demek doğru tespittir. Üniversiteye gitmez. Avrupa’daki Birinci Dünya Savaşı ilgisini çeker Kızılhaç gönüllüsü olur ve ambulans şoförüdür. Macera başlar, Paris’tedir ve yanı başına düşen bir top yüzünden ağır yaralanır; olay yerinde İtalyan askerlere yardım etmektedir. İtalyan gazetelerinde kahraman ilan edilir ve İtalyan hükûmeti tarafından Gümüş Onur Madalyası ile onurlandırılır. İyileştikten sonra bir İtalyan piyade birliğinde görev yapar, teğmen rütbesiyle terhis olur. Âşık olur, terk edilir. Bir süre işsiz olarak yaşar. Gazetecilik demirbaşıdır. Döneminin Amerikalı ünlü yazarları F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Ezra Pound ve İrlandalı James Joyce ile tanışması yazarlığını tetikler. Sonrası romanlar… Evlilikler… Afrika macerası… İlle de Paris, alkol, öldü sanıldığı uçak kazası, devlet madalyaları, kitap ödülleri, alkol tedavisi… Ve Ketchum/Idaho’da evinde av silahıyla (babası gibi) hayatına son verir. 1930’lar boyunca kışlarını geçirdiği Florida/Key West’teki müze-evini gezerken öğreniyorum ki Hemingway’in de bir İzmir’i vardır; gazetecilik yıllarında ülkemize gelecektir. 1922’de Toronto Daily News gazetesi onu savaş muhabiri olarak İstanbul’a gönderir. Türkiye’de yaklaşık bir ay kalır; İstanbul’dan, Mudanya’dan, Edirne’den ve İzmir Yangını’ndan sonra yaşanan göçle ilgili haberler yapar. Hemingway, İzmir üzerine daha sonra bir de öykü yazar. İzmir’deki İskelede/On the Quai at Smyrna (1930)* adlı öyküsünde 1922 Türk-Yunan Savaşı döneminin İzmir’i vardır. Öyküde, sivil mültecilerin tahliyesini bir İngiliz subayıyla bir Türk subayının ilişkisi odağına alarak anlatır. Mültecilerle ilgili olarak “Tuhaf olan, dedi, her gece tam gece yarısında çığlık atmalarıydı. Neden tam o zaman çığlık atıyorlardı, bilmiyorum. Biz limandaydık ve onların hepsi de iskelenin üzerindeydi ve gece yarısı çığlık atmaya başlarlardı. Onları susturmak için ışıldağı üzerlerine çevirirdik. Bu hep işe yarardı. Işıldağı yakıp iki-üç kez üzerlerine tutardık ve dururlardı,” der. Kucaklarındaki ölü bebekleri altı gün boyunca vermeyi reddeden kadınları ve askerlerin bunları almak zorunda kaldıklarını belirtir. Türk’ün askerlerinin iskeleyi alabileceğini söyledikten sonra, “Onlar bizi hezimete uğratabilirdi, evet ama biz de şehri cehenneme çevirirdik,” der. Okura hitaben “Limanı hatırlıyorsun. Orada suyun üstünde süzülen bir sürü güzel şey vardı. Hayatımda o andan başka bir şeyim olmadığı için, hayal kurardım,” diyerek dikkat çeker. Doğum yapan kadınların ölü bebekler kadar kötü olmadığını ve onların yalnızca karanlık bir köşeye ve üzerlerine örtecek bir şeye ihtiyaçları olduğuna işaret eder. Tahliye edilenlerle ilgili olarak “Yunanlar da iyi adamlardı. Tahliye sırasında yanlarında yük hayvanları da olurdu ve gemiye alamadıkları için ön bacaklarını kırıp sığ sulara atarlardı hayvanları. Ön bacakları kırık haldeki tüm o katırlar sığ sularda çırpınırdı. Çok keyifli bir işti. Yeminle bak, dünyanın en keyifli işiydi,” diyerek öyküyü bağlar. Hemingway öyküde, rasyonel ve rahat olarak bilinen şeyin sınırlarını kıran olayların berraklığını değil korkunçluğunu keşfettirir. Tanpınar’ın İzmir’i yoktur; Beş Şehir’de İzmir’in adı geçmez. Hemingway’in İzmir’i vardır ya; birincisi beni ne kadar üzerse ikincisi de o derece züğürt tesellisi olur. * Tüm Öyküleri, Çev.E.Derviş, Bilgi Yayınevi, s.104-105